arap dili ve edebiyatı dergisi
Anasayfa Kurgu & Şiir Gösteri – Baha Tahir

Gösteri – Baha Tahir

Yazar Cuma Tanık
89 Kez Okundu

Sabahleyin annem, hasta eşinin halini hatırını sorayım diye büyük ağabeyimi ziyaret etmemi rica etti benden. Yapamayacağımı söyleyip sordum:

– Bugün de patates mi yiyeceğiz?

Salonda, yemek masasının üstünde patatesler, kırmızı domatesler ve et parçaları vardı yine. (Kesin kapıcı getirmişti bunları az önce, üstüne üstlük üç kuruş aşırmıştı bir de.)

– Patates sevmiyor musun?

– Hayır, tabii ki de sevmiyorum.

– Ama yiyorsun!

– Yiyorum ama sevmiyorum.

– (Bir iç çekip) Sen de hiçbir şey sevmiyorsun.

– Neyse ne, konuşmaya gerek yok… Olan oldu zaten, almışsın bir kere.

– Bilemedim artık. Ne yapayım seni hoşnut etmek için?

– Bir şey yapma. Ne bana patates pişir ne de ağabeyimi ziyaret etmemi iste benden.

– Sana da artık laf edilmiyor.

– Neden? Konuşmak istemediğin bir deli miyim yoksa?

– Sabah sabah tartışmak istemiyorum yine seninle. Allah’a tevekkül et de hadi işine git.

– Soruma cevap ver.

– Hadi iç çayını soğumadan.

– İçmeyeceğim bir şey.

– Öğle yemeğine gelecek misin?

– Ne öğle yemeğine geleceğim ne akşam yemeğine…

– Gece geç gelirsen yemeğini masanın üstünde hazır bulursun.

Olan bitene rağmen şirketten çıktıktan sonra ağabeyimi ziyarete gitmiştim. Üç çocuğuyla oynayıp, altı aylık hamile olan eşi için anlaşılmaz nasihatler vermek zorunda kaldım. Beti benzi atmıştı gerçekten de. Ara sıra halsizlik ve baygınlık hissettiğini söyledi bana, bunun da gebelikten ve çocukların yaramazlığından kaynaklandığını. Hem hizmetçi kadın ev işlerinde güvenilmez biriymiş hem de doktorlar hiçbir şeyden anlamıyorlarmış. Çünkü verdikleri ilaçların hiçbir faydası yokmuş kendisine. Hem zaten şifayı veren de Allah’mış. Söylediklerini onayladım ve yatak odasının kıbleye dönük olduğunu, içerideki havanın yenilenmesi için deniz yönünde olması gerektiğini belirttim. Ayrıca kendisini yormamasını ve sık sık yürüyüş yapmasını da tembihledim. Yürümenin gerçekten de yararlı olduğunu ancak şifayı verenin yalnız ve yalnız Allah olduğunu söyledi. Sonra da beş yaşındaki en büyük kızını pataklayıverdi. Çünkü bir bardak su tutuyordu elinde, birazını içmiş, geri kalanını da elbisesinin üstüne döküvermişti. Küçük kız ağlamıştı; onu alıp avutmaya ve öpmeye başladım. Annesi, kızına öfkeyle, bana ise kızına olan duygularımdan dolayı memnuniyetle bakıyordu. Bir süre sonra ağabeyim bana dönüp annemi sordu, ben de kısaca geçiştirdim onu. Eşine bir bakış attı, kadın da kalkıp çıktı odadan. Bir sessizlik çöktü. Ardından bakışlarını üzerime sabitleyip kısa bir an sonra konuştu:

– Miras konusundaki düşüncelerini değiştirmedin mi daha?

– Ben… Ben, Leyla’nın durumunu sormak için geldim şimdi.

– Hala satmak hususunda kararlısın yani?

Küçük kız odaya gelip dizlerimin üstüne oturdu. Ben de saçlarını okşamaya başladım, sessizlik sürüp gitti. Saçları oldukça güzel, yumuşak ve kokusuzdu.

Ağabeyim, “Rahmetli babanın zamanından beri evin ipotekli olduğunu biliyorsun, öyle değil mi?” diye sordu.

– Evet, ama kendi payıma düşeni satmak istiyorum. Senden istediğim tek şey, evraklar ve belgeler. Payımı satıp aradan çekileceğim.

– Ahh boş laf. Ne yapmak istiyorsun ki parayla? Sen memursun, bir maaşın var zaten. Evlenecek misin ki?

– Evleneceğim. Gezip tozacağım. Araba alacağım. Tren alacağım… Özgürüm.

– Yok ya, rahmetlinin alın terini boş laflarla parçalayıp savurmaya geldim mi iş, özgür filan değilsin. Annenin şımartmalarının sonu bu işte. Satmana izin vermeyeceğim. Ağzınla kuş tutsan da, izin vermeyeceğim.

Geçen sefer bunun hırsızlık olduğunu söylemiştim ona; ancak bu sefer, küçük kızı dizlerimin üstünden indirip tek kelime etmeksizin dışarı çıktım. Kapıya vardığımda, yan odadan konuşmalarımızı duymuş olan eşi, akşam yemeğine kalmamı istedi benden. Fakat başımı sallayıp oradan ayrıldım.

Saat üç, sıcaklık dayanılmazdı. Terden ıslanmış açık renk gömlekleriyle yolda yürüyen birkaç erkek vardı sadece; bazı kadınlarsa, deriden yapılma ince ipliklerle ayak parmaklarına bağlanmış sandaletler giyiyordu, hem güneşten dolayı hem de erkeklerin laflarından korunmak için olsa gerek yüzlerini asıp kaşlarını çatmışlardı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yolda yürürken karşıma çıkan ilk sinema salonuna girdim. Karanlık salona girdiğimde ise güzel bir kız vardı ekranda, ellerini saçlarında hayranlıkla dolaştırıyor, yüzünü ağır ağır döndürüyor, spiker ise saçlarının güzelliğini benim tam olarak da anlayamadığım bir şeye borçlu olduğunu söylüyordu. Tüm eczanelerde satılmakta olduğunu duyabilmiştim sadece. O sırada, biletimi alır almaz normal bir üslup ve ısrarlı bir edayla “mersi” deyip yerimi gösteren adama vermek için cebimde birkaç kuruş aramaya başlamıştım. Yerime oturduğumda yan tarafımdaki kadın düşmanca bir bakış fırlatıp ikimizin arasındaki ortak payandaya, tek başıma sahiplenirim orayı korkusuyla, kolunu sabitleyiverdi hemencecik. Bense koltuğumda inzivaya çekilip mümkün olduğunca ondan uzak kalmaya çalıştım ve bakışlarımı perdeye odakladım. Perdede gelecek film “Barbar Gladyatör” için bir reklam vardı… Muhteşem, çarpıcı, korkunç, kışkırtıcı… Ardından da koltuklardaki hareketlenmeler ve hafif öksürükler eşliğinde ışıklar yandı.

Yanımdaki kadına baktım, gözlerimiz aynı anda umursamaz bir bakışta birbirleriyle buluştu, ancak aşağıdan yukarı beni iyice bir süzdü. O da kırk yaşlarındaydı, güzeldi, mavi geniş gözleri vardı, elinde bir sigara tutuyordu, el çantasından renkli ve tuhaf görünümlü bir çakmak çıkarttı, sigarayı yaktı. Ben de tam o anda ilk kez oturduğum sıradaki diğer insanların hepsinin erkek olduğunu fark ettim; tıpkı benim andavallı, sırnaşık, neredeyse kindar bakışlarla onu gözlediğim gibi diğerlerinin bakışları da onun hareketlerini gözlüyordu.

Işıklar tekrar söndü ve film başladı. Başlarda eğlenceliydi; kuşatılmış bir grup asker ve teslim olmayı reddeden bir komutan. Sonrasında ise komutan, hayatını ve eşiyle ilk kez karşılaşmasını anımsıyor, bir deniz kıyısında… İşte o sırada olan oldu. Koltuktaki oturuşumu değiştirirken ayağım, yanımda oturan kadının ayağına kazara çarptı. Ayağım öylece kala kalsa da kadın hiçbir tepki vermedi. Ancak emin olmak istedim ve kolumla payandanın üstüne yerleşmiş olan koluna, ona hiç bakmaksızın, dokundum – şöyle son derece hafif bir dokunuş. Kolunu da oynatmadı yerinden. Bunun üzerine elimi usulca uzattım eline doğru ancak o, ansızın sarsak bir kavrayışla kapıverdi terden ıslanmış parmaklarımı – tam o sırada komutan da sevgilisiyle görüşmekteydi – birbirimize bakmaksızın bir süre kalakaldık öylece: Bacağım bacağına yapışmış, omzum omzuna sokulgan ve eli sıkıca sarıp sarmalamış elimi; bir yakınlık hissediyorum ona, teni tenime değiyor, terleri hissediyorum, sorular geçiyor hızlıca aklımdan: Nereye gidebiliriz acaba? Nereye? Kararımı veriyorum sonra: Hasan’ın dairesine götüreceğim onu.

O sırada komutanın da bir kez daha askerlerinin ortasında durup emirler yağdırdığını fark ettim. Ben de yanı başımda duran kadından hafifçe geri çekilerek sigara paketimi çıkardım ve ona bir sigara sundum. Uzunca bir bakış fırlattıktan sonra aldı sigarayı. O loş ışıkta gözlerinde bir parıltı hissettim. Cebimde kibrit aramaya başladım ama bulamadım. Bunun üzerine o, çakmağını çıkartıp önce kendi sigarasını sonra da benimkini yaktı. Öyle görünüyor ki bakışların bize çevrilmesine neden olan hareket de buydu. Elimi tekrar onun omzuna koyup sinsice yaklaştığımda ise aniden birinin yüksek sesle konuştuğunu duydum:

– Şaşırdım bak şimdi. Savaş filmi mi bu yoksa aşk filmi mi?

Tabii patlayıverdi kahkahalar. Hemen iki yanımda oturan adam, iyice görebilsin diye bizi, bayağı bir yamrulmuştu bedeninin üstüne. Sonra bir diğeri cevap verdi:

– Yok yok, seks filmi bu, elli yaşından küçüklerin izlemesi yasak.

Hemencecik çektim elimi. İnfilak etti yine kahkahalar, yorumlar, komutanın emirleri, kurşun yağmurları ve çığlıkları askerlerin. Bakışlarımı perdeye odaklayarak anlamamış gibi yaptım, sanki olan bitenin benim için bir anlamı yoktu, sütliman devam ediyordum her şeye ve perdede olanlar gerçekten de önemliydi. Bir müddet sonra dinginliğe kavuştu yine her şey, gülüşmeler, mermiler. Toza toprağa bulanmıştı komutanın yüzü. Yanımdaki kadının şiddetli bir şekilde titrediğini fark ettim o anda. Mendilini ağzına götürmüş, zorlukla nefes alıyordu. Kulağına fısıldadım:

“Hadi çıkalım.” Kolundan tutup hızlıca kalkıverdim yerimden. Söylenilenlerden bir şey duymak istemiyordum. Sonunda dışarıya çıkıp bekleme salonuna ulaştığımızda duvara yaslandı ve sessiz gözyaşları sel olup aktı gözlerinden. Ne yapacağımı bilemeden kalakalmıştım öylece. Gözlerim arkadaşımın arkasında duran renkli afişe takıldı, göğsü çıplak bir adam elinde bir süngü tutuyordu, “Barbar Gladyatör” ün reklam afişiydi. Usulca konuştum onunla:

– Hadi ama yeter bu kadar. Bak, sinema çalışanları bizi izliyor.

– Yapamıyorum… Yapamıyorum.

Sesi titrek, gözleri kızarmış, bitkin bir halde durmaktaydı ayakta.

– Kafana takma bir şeyi… Ne önemi var ki olanların?

– Elli yıl dedi… Duymadın mı o adamı? Hem… Ben… Ellimde miyim ben?

Gülmek üzereydim neredeyse ama kendimi tutup, “Tabii ki de hayır,” dedim.

Sesinden ve yüz ifadesinden ağıtlar yükseliyordu. Konuşmaya çalıştım onunla:

– Ne diye önemsiyorsun ki? Ne kadar da güzel olduğunun farkında değil misin sen?

Gözyaşlarını silerken hâlâ daha kesik kesik hıçkırıklarla ağlıyordu.

– Ben Paris’teyken insanlar sokak ortasında birbirleriyle öpüşüyorlardı, kimsenin de önemsediği yoktu.

– Tabii ki, tabii ki, hadi çıkalım ama.

Sessiz sakin yürüdük yolda. Sıcaklık hâlâ dayanılmazdı, yine de insanlar dışarıya çıkmaya başlamışlardı. Mağaza vitrinlerinin önlerinde duruyorlardı. Oturakları yola kadar çıkarılmış kafelerin birinin önünde bekleyen bir kadın çarptı gözüme. Bir erkek gömleği ile eski bir pantolon geçirivermişti üzerine. Bacaklarını iki yana açıp, başını geriye doğru atmıştı. Ağzına koyduğu ateşten bir yalım tutuyordu elinde, sonrada üflüyordu. Ona doğru yaklaştığımda gaz kokusu burnuma geldi. Ancak kafelerde oturanların hiçbirisi bakmıyordu ona, aksine kollarını masalara dayamışlar, boşluğa odaklanmışlardı.

Arkadaşım koluma girmişti, ağlamasından arda kalan aralıklı ama uzun uzun nefes alıp verişini duyuyordum ara sıra.

– “Paris’e gittiğini mi söylemiştin bana?” diye sordum.

– Evet, orada yaşamıştım. Eğitim için.

– Ne eğitimi?

– Resim.

– Resim öğretmeni misin yoksa?

– Hayır.

– Ne yapıyorsun öyleyse?

– Bir şey yapmıyorum. Evlenmiştim.

– Yani…

– Dinle… Gel hadi şuraya girelim, bir bardak çay ısmarlayayım sana.

Cam kapıyı itip açtım, çay kaşıklarının sesleri, gülüşmeler ve kırmızı oturaklar arasında tam da çay içilecek mekânın ortasına düşmüştük. Kalabalığın ortasında bir yer bulduk kendimize. Etrafımızda erkekler gruplar halinde oturuyor ve tek başlarına yahut diğer erkeklerle beraber oturmakta olan kadınları kesiyorlardı. Bakışları üzerlerine çekebilmek için de yüksek sesle konuşup gülüşüyorlardı. Genç kızlar ise bir arada oturuyorlar, sigara içiyorlar ve bakışları erkeklerin bakışlarıyla buluşmasın diye sadece birbirlerine bakmaya özen gösteriyorlardı.

Oturup çay ısmarladıktan sonra arkadaşım, “Hemen döneceğim,” deyip kalktı.

Masaların ortasında yolunu yarıp geçerken ben de takip ediyordum onu bakışlarımla. Mekâna aşina olduğu gayet de belliydi. Şık elbisesi içinde kendinden emin bir şekilde yürüyordu. Arkadan bakılınca otuz yaşlarında güzel bir kadın gibi görünüyordu. Döndüğünde saçları düzelmiş, ziynet eşyaları takıp takıştırılmıştı. Gülümseyerek yerine oturdu. Yanaklarındaki gamzeler ortaya çıkmıştı. Yüzü, yirmili yaşlarında genç bir kız gibi güzel ve pırıl pırıldı şimdi.

– Çok güzel görünüyorsun gülümseyince, asma bir daha yüzünü.

– Tavsiyeni kendine sakla, sen hiç gülmüyorsun, ufacık bir gülümseme bile yok suratında.

Gülümseyerek karşılık verdim; ona karşı tuhaf bir şefkat hissediyor, mavi gözlerine bayılıyordum.

– “Sen niye üzgünsün?” diye sordu bana.

– Nereden biliyorsun ki üzgün olduğumu?

– Yüzünden, gözlerinden; sanki hiç boşalmayan sonsuz bir gözyaşı var ikisinde de.

– Peki sen mutlu musun?

– Bana sorma, sen cevap ver. Niye üzgünsün?

Birazcık düşünüp, “Sıcaktan dolayı,” dedim.

Güldü, mavi gözleri şimdi çok daha parlak görünüyordu.

– “Geçerli bir sebep,” dedi.

– Neden?

– İnsan sıcakta nefes darlığı çeker.

– Evet, doğru.

– Peki ama neden nefes darlığı çekiyorsun? (Ağzımı açmazdan önce hemencecik ekleyiverdi.) Gerçeği istiyorum ama… Bana sıcaktan dem vurma.

– Bilmiyorum.

Başını büküp tuhaf bir hüzünle, “Sen bana güvenmiyorsun,” dedi.

(Şaşırmıştım; neden ona güvenecektim ki?)

– Gerçeği bilmek istiyorum, seni tanımak istiyorum, tanıdığım hiç kimse benimle gerçekleri konuşmuyor… Artık kimseyi tanımıyorum.

– Kocanı bile mi?

– Özellikle de kocamı.

– Onu sevmiyor musun?

– Hayır.

– Öyleyse ne diye evlendin onunla?

– Seviyordum çünkü. Peki ya sen, âşık değil misin?

– Hayır.

– Küçüksün zaten, kaç yaşındasın? Yirmi mi?

– Yirmi beş.

– İnsanların âşık olduğu yaşlar bunlar… Nasıl olur da sen âşık olmazsın?

– Aşk dediğin nedir ki?

– Senin için anlamı olan bir kadının olması, bazen ilk görüşte olur bu; hiç hissetmedin mi böyle bir şey?

“Bunu bilmeye başladım,” diye cevap vermem gerekiyordu ancak başka cümleler çıktı ağzımdan:

– Bunun sonu nereye varacak ki? Tanıdığım kadınların hiçbirisi ne bir anlam bulmayı dert ediniyordu ne de sevmeyi, bilakis tek istedikleri sadece evlenmekti. Ben evlenmek istemiyorum. Babamın yaptığını yapmak istemiyorum. Bir ev aç, çocuk yap, sonra çocuklardan dolayı eşinle kavga et, çocukları yetiştir, çocuklar büyüsün, sonra onlarla kavga et, onlar anneleriyle kavga etsin, sonra onlar birbirleriyle kavga etsin, e sonra… Sonra da ölüp gideyim.

– İyi de hayat dediğin bu değil mi zaten?

– Böyle bir hayat istemiyorum ben. (Yüzü bana yakın olmasına rağmen sanki sesi uzaktan geliyor gibiydi.) Babamın hatıraları aklımda dolanır durur hep. Çocukken ders çalışmak için gecelerdim, babam eve çok geç dönerdi… Sarhoş bir halde gelip benim odama girerdi. Selam verdikten sonra karşıma geçip sessizce otururdu. Sarhoşluktan dolayı sersemlemiş bir halde olmazdı, sataşıp kavga da etmezdi, tam tersine sus pus otururdu yerinde; hiç ses çıkarmadan, gözleri kızarmış bir halde, koyu takım elbisesi ve hüzünlü yüzüyle, yerin dibine girmişçesine… Ona bakardım, severdim onu, ama hiçbir şey diyemezdim.

– Eşim her gece sarhoş dönerdi eve de bana bir “iyi akşamlar” bile demezdi.

– Kimsenin önemsediği de yoktu onu. En büyük ağabeyim hukuk bürosu açmak için, kız kardeşlerim de kocalarına vermek için ondan para isterdi. Annemse oğluna ve kızlarına verebilsin diye para alırdı ondan. Yine de kimsenin önemsediği yoktu. Üstüne üstlük bir de kızıyorlardı ona, her birisine yeterince para vermiyor diye.

– Eşim de, ona bir çocuk veremediğim için kızıyordu bana.

– Babam bir sürü çocuk yaptı da ne oldu, hiçbiri onu önemsemedi. Öldüğünde daha gencecikti.

– Eşimse yaşlandı da ona bir çocuk veremedim diye bana kızıyordu. Oysa evlendiğimde ona söylemiştim. “Senin için çocuk yapamayacağım, doktor öyle söylüyor,” demiştim. O da bana “Benim çocuğum sensin, her zaman da çocuğum olarak kalacaksın, başka çocuğa ihtiyacımız yok ki,” demişti. Sonra gözyaşlarımı öpüp gülünceye kadar bir çocuk gibi gıdıklamaya başlamıştı beni. Şimdi ise her gece sarhoş dönüyor eve de bir “iyi akşamlar” dahi demiyor.

– Bunun anlamı ne? Herhangi bir şeyin anlamı ne? Babam ölüp gitti işte, onun yaşadığı hayatın anlamı ne? Benim hayatımın anlamı ne? Her sabah şirkete, işime gidiyorum, aynı işi yapıp duruyorum – evrakları klasörlere dosyalıyorum, sonra da tasnif ediyorum – kimse de bir gün çıkıp sormuyor şu evrakları. İşte, evde, arkadaşlarımla da oluyor aynı…

– (İç çekti) Beni gerçekten anlıyorsun.

– Pardon?

– Beni gerçekten anlıyorsun, dedim. Eşim beni anlamıyor, kimse beni anlamıyor ama sen, beni gerçekten anlıyorsun.

– İyi de… Seni bunu söylemeye iten ne?

– Seni sinemada gördüğümde arkadaş olacağımızı hissetmiştim, işte şimdi eminim… Bir tek sen anlıyorsun beni.

Sanki kendisi için özel anlamı olan eksik bir şeyi bulmuş gibi sade ve hoşnut bir edayla konuşuyordu. “Adını bile bilmiyorum senin,” diye haykıracaktım neredeyse. Ancak gözleri yeni baştan parlıyor gibiydi. Kelimelerinin üstüne basa basa konuştu:

– Duyarlılık sorunu!

– Neyin duyarlılığı?

– İkimizin de diğerini anlaması, sen üzgünsün çünkü baban öldü, ben…

– İyi de babam öleli on yıl oldu!

– Anlamıyorum, işte reel düğüm bu, psikoloji okumuştum, biliyorum. Bu düğümden kurtulman için sana yardım edeceğim.

– Ne düğümü?

– … ve bir de tablo yapacağım senin için, adı da şöyle olacak: “Hüzün”.

– Dinle bir beni, bir dakika bekle, sigara alıp hemen döneceğim.

– İyi ama… Bekle…

Sokağa çıkmıştım, insanlara çarpa çarpa hızlıca yürüyordum, kadınla konuştuğum için pişman olmuştum, peki ama ne diye bekliyordum? Niye böyle yaptım? Niye alıp götürmedim onu Hasan’ın dairesine de işi orada sessiz sedasız bitirmedik? Böylesi daha iyi olmaz mıydı..? Neden ağlayamıyorum..? Şu duvara dönsem yüzümü de ağlasam, olmaz mı..? Ne yararı var ki..? Annemin dediği gibi aklımı mı yitiriyorum yoksa..? Delirirsem ne olur? Birileriyle konuşmak, onları dinlemek zorunda kalmam. Her sabah aynanın önünde saçlarımı tarayıp kendimden nefret etmem… Bir şey yapmak zorunda kalmam… Köpek herif! Ne olurdu mirastaki hakkımı verseydi?

Ne yani, ne olurdu ki mirastaki hakkımı verseydi? Ne yapacaktım ki? İşimden istifa edip her hafta orası senin burası benim gezecek miydim? Peki ya ondan sonra? Yolculuk yapmaktan gına gelince ne olacak? Ne olacak yani bıkınca gezmekten? Ne yapacağım? Sokaklarda dolaşacağım, her sokak beni alıp bir başka sokağa götürecek.

O anda sokağın sonunda meydana gelen tuhaf bir olaya ilişti gözlerim, ilk başta fark etmemiştim. Bir izdiham, hengâme ve müzik sesi vardı ortalıkta, insanlar tuhaf bir tabut taşıyordu omuzlarında; kaldırımlarda bekleyenlerse pişkin pişkin gülüp kalabalığa bakıyor, bazıları da yetişebilmek için arkalarında koşuşturuyordu. Birisini durdurup sordum:

– Neler oluyor?

Kıvançlı bir edayla cevap verdi: “Kupayı aldık, 5-1, düşünebiliyor musun beş-bir!”

Bunu dedikten sonra beni bırakıp koşmaya başladı. Ben de onlara katılıp olan biteni izlemek için yoluma devam ettim… Tuhaf bir gösteriydi… Ön taraflarda bir tabut taşıyorlardı, tabutun üstüne de yenilen takımın forma renklerinden bir elbise giymiş ahşap bir oyuncak bebek oturtmuşlardı. Tabutun etrafında duranlardan bazıları, abartılı hareketlerle kıvırtarak kadınları taklit edip çığlık atıyor, mendillerini sallıyordu. Onların arkasındaki diğer bir grup ise üzerinde yırtık pırtık gömleği olan bir adam taşımaktaydı. Adam elini savurarak “beş” diye bağırıyor, diğerleri hep bir ağızdan “bir” diye karşılık veriyordu ona. Sonra adam yine bağırıyordu “fiyasko”, diğerleri yanıtlıyordu “hezimet”. Oldukça asabiydiler, ter ve kir kaplı al al olmuş yüzleri kasılmıştı. Bunların arkasında ise elinde bastonla başka bir adam duruyor, klarnet ve def nameleri eşliğinde dans ediyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti; dudaklarını bükmüş, yüzünü asmış, dingin ve inatçı bir edayla bastonuna yapışmıştı. Sonra aniden azıcık da olsa sallamaya başladı bastonunu ve neredeyse bir dakika boyunca sessiz sedasız kalıverdi öylece. Klarnet çalan adam hoyrat, uçuk, karışık bir melodi tutturmuştu; öyle ki diğeri, bir kez daha salladı bastonunu sonra da asık suratıyla geri döndü. Can sıkıntısı artmış, ona olan ilgi kaybolmuştu. İnsanlar bağırıp çağıran, tezahürat yapan adamın yanından uzaklaştılar, sadece çalgıcılar ve birkaç insan kalakalmıştı etrafında. Ancak olan biten onun umurunda bile değildi: Her bir dakika bedenini yeni baştan sallıyordu bir defa. Küçük çocuklar ve gençler ise neşeyle bağırarak gösterinin arkasından koşmaktaydı. Cellabiyeler ve toza bulanmış kısa pantolonlar giymişlerdi; bazıları ellerinde bir parça tebeşir tutuyor, boya taşıyor ve yerlere yazılar iliştiriyordu. Gördükleri her duvara fırlayıp eğri büğrü bir yazıyla beş-bir yazıyorlardı. “5-1” … “5-1”.

Kaldırımda yürüyüp gösteriyi takip ederken mavi gömlek giyen kısa boylu bir adam üzerime atılıverdi, kolumdan tutup bir kabadayı edasıyla, “Bizden değil misin sen?” diye sordu.

– Tabii ki de sizdenim. (Oysa hayatımda bir kere bile maç izlemişliğim yoktu.)

Şüpheli şüpheli konuştu yine: “Hiç coşkulu görünmüyorsun.”

– Aksine, fanatiğim ben… Beş-bir; düşünebiliyor musun?

Coşku beni de içine çekmeye başlamıştı, adamı kolundan tutup sürükledim ve gösterinin ortasına doğru iyice sokuldum. Bir de baktım ki tezahürat yapan adama alkış tutturmuş, tabuta omuz vermişim. İnsanların sırtlarını sıvazlamaktan, onların da benim sırtımı sıvazlamalarından oldukça memnundum. Kendimi kalabalığa bıraktım. İstedikleri yere alıp götürüyorlardı beni. Ve sonra kendimi yine o kısa adamın yanında buluverdim. Bir elini omzuma koydu, diğer elini de kıvançlı bir edayla sallayıp konuştu:

– Onları darmaduman ettik, onları… (Gerçekten de onlara çok rezil bir şey yaptığımızı ifade etti.)

Coşkuyla karşılık verdim: “Evet, onları…”

“Bugünden sonra bir daha oynayamazlar,” dedi.

“Nasıl cesaret edebilirler ki? Kökleri kazındı,” dedim.

– Onun bunun… Kupayı alacaklarını zannediyorlardı.

– Hah, ha… Aydan bile daha uzak onlar için.

Gösteri bir nebze yavaşlamış, tezahüratlar az da olsa dinmişti. Ancak tekrardan ve bu sefer her zamankinden daha yüksek bir sesle yankılanmaya başladı. Çığlıklar ve özgün suratlardaki yalancı feryatlar yükseldi. Yanımdaki arkadaşım da ayak parmaklarının üzerine dikilmiş önümüzde duran insanların omuzlarının üstünden başını uzatmaya çalışırken bana seslendi:

– Bu, onların kahvesi. Kesin matem tutuyorlardır şimdi.

Önümde duranları ite kaka ön taraflara doğru gittim, sessizliğin çökmüş olduğu ve kapısında bazı çatık kaşlı adamların durduğu büyük kahveye doğru yaklaşıyorduk. Kollarını göğüslerinde kenetlemişlerdi, hiçbir şeye aldırış etmiyormuş gibi görünüyorlardı. Ancak bulunduğumuz grup kahvenin önüne gelip durduğunda derin bir sessizlik hâkim oldu etrafa. Dans eden adam dahi susmuştu. Boynuna mendil bağlamış adamın biri aniden uzunca, alay dolu bir çığlık savurdu ve tam o anda, kapının önünde bekleyen adamlar küfürler edip, yumruklarıyla havayı döverek fırlayıverdiler birden. Tabii kahvenin içinde duranlar da onlara karşılık verince kavga başladı. Camlar tuz buz oldu, oturaklar havada uçtu, kalın sopalar ortaya çıktı ve bağırışlar yükseldi. Alnından yaralanmış bir adam, ellerini boynuma dolayıverdi. Peşi sıra yumruklar indirdim karnına. Bana nefretle bakıyordu. Küfür etmek istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Daha da sertleşmeye başladı boynumdaki elleri. Ayağımı arkaya doğru çekip dizimle adamın kasıklarının arasına okkalı bir darbe indirdim. Bağırdı, beni bırakıp yalpalamaya başladı. İki büklüm olmuş, acıdan inliyordu. Bense onu kovalıyor ve bütün gücümle yumruklarımı sırtına indiriyordum. Ama o sırada başıma ağır bir şey düşmüş, bir şey görmez olmuştum.

Gözlerimi tekrar açtığımda bir parça pamuk tuttuğu elini başıma yaslamış bir adamın suratı vardı karşımda ama korkunç bir ağrı hissediyordum başımda. Bir çığlık attım. Bilincimi yeniden kaybetmişim. Tekrar kendime geldiğimde boğazımı da doldurmuş keskin bir amonyak kokusu vardı etrafta. Ağzımdan nefes almaya çalışırken ben, başları ve kolları gazlı bezlerle sarılmış adamlarla dolu büyük bir arabanın içine koymak için beni, iki asker kollarıma yapışmıştı. Yorgun argın yerime oturduğumda birisi elini dizime koyup konuştu:

– Kafana takma; ufak bir para cezası verip gözaltından yırtarsın.

Arabadakilerin çoğu sessiz sakin otururken bazıları cesaretle tezahürat yapıp gülmekteydi. Yanımda oturan adam kulağıma fısıldayıverdi:

– Bu geceyi gözaltında mı geçiririz?

Bitkin bir halde dönüp ona baktım. Kısa boylu adamdı, mavi gömleği kana bulanmıştı. Cılız bir sesle cevap verdim:

– Belki.

Hem tırnaklarını kemiriyor hem de benimle konuşuyordu: “İyi ama geceyi gözaltında geçirirsem ben ne olur? Bu gece matbaada mesaim var. Ne olacak şimdi?”

(Annem yemeği hazırlayıp üstünü kapayacak ve masanın üstüne bırakacaktı ama ben yemek için orada olamayacaktım.)

Kısa boylu adam yine azap içinde fısıldadı: “Neden seviyorum şu futbolu bilmem, Allah belasını versin, ne olacak şimdi geceyi gözaltında geçirirsem?”

Ben de, “Üzülme, canını sıkma,” diye cevap verdim.

“Ama geceyi orada geçirirsem ne olacak?” dedi tekrar.

Sabrım tükenmişti artık. “Bir bok olmayacak geceyi gözaltında geçirirsek… Sus artık,” dedim.

Adam sonunda sustu, arabanın içindeki bütün sesler tek tek dindi. Durumdan memnun bir iç geçirdim, yaralı başımı ihtiyatla arabanın yüzüne yasladım. Asfalt yolun üzerinde dönen araba tekerleklerinin yeknesak sesinden başka hiçbir şey düşünmüyor, hiçbir şey duymuyordum.

Arapçadan çeviren Zafer Ceylan

Bir yorum yazın